Özetler

21. Sayı

SEVİNÇ ÇOKUM’UN ROMANLARINDA TARİHÎ MALZEMENİN İŞLENİŞİ

Özlem Nemutlu

ÖZ: Yaşayan yazarlarımızdan Sevinç Çokum, eserlerinde tarihî malzemeye önem vermesiyle de dikkat çekmektedir. Bu bağlamda tarihî bir hadiseyi esas almaları itibarıyla Bizim Diyar (1978), Hilal Görününce (1984) ve Ağustos Başağı (1989) tarihî bir roman olarak adlandırılabilir. 1996’da yazdığı ve kendisinin de ifade ettiği gibi yazarlığında bir dönüm noktası olarak gördüğü Karanlığa Direnen Yıldız’da daha çok ferdi esas alır. Lacivert Taşı (2011) ve Gözyaşı Çeşmesi/Kırım’da Son Düğün’de (2017) ise tarihî hadiselerle birlikte bu tarihî sürecin bireylerin hayatlarındaki psikolojik, felsefî izdüşümlerini daha teferruatlı işleme gayesinde olduğunu görürüz. Neticede Sevinç Çokum’un romancılığında “tarihî roman”dan tarihin bir fon olarak kullanıldığı “kostüm roman”larına doğru bir süreci takip etmek mümkündür. Bu çalışmada Sevinç Çokum’un romanlarının tarihsel romandan kostüm romana nasıl değiştiğini ve tarihin bir dekor olarak nasıl kullanıldığını ele aldık.

Anahtar Kelimeler: Sevinç Çokum, Türk edebiyatı, tarihi roman, kostüm roman.

“HUZUR’SUZ MÜMTAZ” BİR KARAKTERİSTİK ÖZELLİK PARADİGMASI UYGULAMASI

Zeynep Nur Şimşek

ÖZ: Modern romanın en önemli unsurlarından biri olarak görülen “karakter”, derinlikli ve ayrıntılı bir dikkat neticesinde kendisini inşa edenin “yaratıcılığı” hakkında değerli ip uçları verir. Todorov’un “karakter merkezli öykü” dediği psikolojik anlatının Türk edebiyatındaki en önemli örneklerinden bir olan Huzur böyle bir inceleme için oldukça elverişlidir. Bu çalışmada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanının baş karakteri Mümtaz’ın karakteristik özellikleri, romanın temel anlatım biçimleri dikkate alınarak, Seymour Chatman’ın “Karakteristik Özellik Paradigması” olarak öne sürdüğü modele uygun olarak tespit ve tahlil edilmeye çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur, Mümtaz, Seymour Chatman, karakteristik özellik paradigması.

RECAİZADE MAHMUD EKREM BEY’DEN SAMİPAŞAZADE SEZAİ’YE ÜÇ MEKTUP ETRAFINDA DÜŞÜNCELER

İsmail Alper Kumsar

ÖZ: Şair ve yazarların mektupları; özel hayatları, edebî çevreleri ile temasları hakkında diğer türlerdeki yazılarına göre daha samimi ve özel bilgiler içerir. Bu anlamda bahsi geçen mektuplar edebiyat tarihi açısından büyük önem taşır. Bu mektuplar aracılığı ile kimi zaman edebiyat tarihindeki yerleşik bilgilerin tam tersini tespit edebilmek mümkün olduğu gibi kimi zaman da tanıdığımızın tam tersi bir kişiliğe sahip bir yazar ve şairlerle karşılaşmak mümkündür. Bu yazıda da Recaizade Mahmud Ekrem Bey tarafından Sami Paşazade Sezai’ye yazılmış üç mektup ele alınmıştır. Bu mektuplar, iki edibimiz arasındaki ilişkiye dair önemli ipuçları sunduğu gibi dönemin meşhur bir tartışma konusu olan Talim-i Edebiyat meselesinin arka planına da ışık tutmaktadır. Mektuplarda bahsi geçen kişi, olay ve tartışmalara dair açıklamalar yapıldıktan sonra mektupların yeni harflere aktarılmış biçimleri ve orijinalleri ek olarak verilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Recaizade Mahmud Ekrem Bey, Sami Paşazade Sezai Bey, Elhac İbrahim Efendi, Kemal Paşazade Said, Ahmed Cevdet Paşa, mektup, Talim-i Edebiyat.

TURGUT UYAR’IN AKÇABURGAZLI YEKTA POEMASI’NDA UTANÇ

Yasemin Koç

ÖZ: Dünyanın En Güzel Arabistanı adlı şiir kitabında Akçaburgazlı Yekta’nın serüveni üzerine yazılan şiirler anlatısal bir boyuttadır. Aynı şiir kitabında Akçaburgazlı Yekta üzerine seriye dönüşen anlatısal şiirler beşeri ruh hallerinden utancı aydınlatması noktasında önemlidir. Turgut Uyar’ın şiirlerinde anlatısallık öne çıkar. Anlatı durumu çoğu zaman şiirlerinde başat bir tekniğe dönüşür. Poemada anlatı sesi Akçaburgazlı Yekta’nındır. Olayların anlatısı onun tarafından yapılmaktadır. Olaylar onun odağından görülmektedir. Fakat “Yangın Toplantısı” adlı şiirde şiir çeşitli kadınların odağından sunulur. Bahse konu edilen şiirde şiirin odak noktası Adile’dir. Utanç varoluşsal bir kiptir. İnsanın kendisi, Tanrı, toplum, doğa ve nesne ile ilişkilenme halidir. Şiir beni Akçaburgazlı Yekta varoluşsal yalnızlığından aşka düşerek kurtulmaya çalışırken utanç fenomeni/beşeri ruh hali bilincinde varoluşur. Yekta utanç üzerine düşünerek fenomeni sorunsallaştırır. Akçaburgazlı Yekta düştüğü aşklarda varlığını sahihleştirir, diğer bir deyişle kendisi gibi olabilme imkânına kavuşur. Fakat öte yandan toplumun eylem kuralları ona ruhsal baskı yapmaktadır. Yekta’nın duyduğu utanç ruhunda ıstırap yaratmaktadır. Utanç dünyada başkaları ile birlikte yaşadığı ilişkilerde açığa çıkar. Bu makalede utanç fenomeni varoluşçu filozofların (Kierkegaard, Heidegger, Sartre) felsefesi üzerinden ele alınarak Akçaburgazlı Yekta poemasında gösterilecektir.

Anahtar Kelimeler: Turgut Uyar, utanç, yalnızlık, varoluşçuluk.

ESİR OLMAK MI, ESİRDEN DOĞMAK MI ZOR? TÜRK EDEBİYATI’NDA ESİR ANNELERİN EDEBİYATÇI ÇOCUKLARI

Fatih Alper Taşbaş

ÖZ: Osmanlı İmparatorluğu, on dokuzuncu asırda esaretin ilga edilmesi için çalışır. Esaret teması ise, Tanzimat döneminden itibaren, yazar ve şairlerin çok sık ele aldığı bir konu olmuştur. Dönemin yazarları ve şairleri esaret temasını, daha çok esaretin gayriinsani bir düzen olduğu gerçeği üzerinden ele alırlar. Romanlarda, şiirlerde, piyeslerde ve hikâyelerde cariyelerin, odalıkların, kalfaların ve harem ağalarının dramları ve trajedileri anlatılır. Bazı edebiyatçılar aile fertlerinden dolayı, esareti daha yakından tanırlar. Abdülhak Hâmid Tarhan, Sami Paşazade Sezai ve Hamdullah Suphi Tanrıöver gibi isimler, zengin ve nüfuzlu ailelere mensupturlar. Bu üç ismin ortak noktası, esir annelerin çocukları olmalarıdır. Üç anne de Kafkasya’dan İstanbul’a getirilmiş cariyelerdir. Tarhan, Sami Paşazade Sezai ve Hamdullah Suphi’nin esaret temalı eserleri, annelerinin ve birlikte yaşadıkları esir sınıfından insanların hayatlarından izler taşır. Bu makalede, bahsi geçen üç edebiyatçının eserleri, annelerinin esaretleri bağlamında değerlendirilmeye çalışılmıştır.

Anahtar Kelimeler:Edebiyat, esaret, esir, cariye, anne, çocuk, aşk, şiir, roman, Abdülhak Hâmid Tarhan, Sami Paşazade Sezai, Hamdullah Suphi Tanrıöver.

FECR-İ ÂTİ ŞAİRLERİNDEN MEHMET BEHÇET: HAYATI VE EDEBİ FAALİYETLERİ

Taner Tunç

ÖZ: Fecr-i Âti topluluğunun en genç üyelerinden biri olan Mehmet Behçet, 1890’da Halep’te doğmuştur. İlk ve ortaöğrenimini Halep ve Selanik’te tamamlamış ve İstanbul’da hukuk okumuştur. Beyrut, Kastamonu, Ankara ve İstanbul’da öğretmenlik, müdürlük gibi memuriyetlerde bulunmuş, 1980 yılında İstanbul’da hayatını kaybetmiştir. Şiir ve mensur şiir türlerinde eserler kaleme alan Mehmet Behçet, bu bağlamda Erganun, Buhurdan, Yumak isimli kitaplarını yayımlamıştır. Bu eserlerin dışında Mehmet Behçet’in yayımlanmamış Mahûf Uçurumlar isimli manzum-mensur karışık bir eseri, Çile ve Kutu Kapakları isimli şiir kitapları vardır. Bunun yanı sıra Mehmet Behçet, edebiyat araştırmalarına ilişkin eserler ve çocuk kitapları da yayımlamıştır. Bu çalışmayla amacımız, hayatı hakkında bazı kaynaklarda bilgi verilen ancak eserlerinin içeriğine dair kapsamlı bir değerlendirme bulunmayan Mehmet Behçet’i tanıtmak, hayatı ve edebi faaliyetleri hakkında bilgi vermektir.

Anahtar Kelimeler: Mehmet Behçet, Fecr-i Âti, Şiir, Mensur şiir, Yayımlanmış ve Yayımlanmamış Eserler.

ASAF HÂLET ÇELEBİ’NİN “HE” ŞİİRİNİN ONTOLOJİK HERMENEUTİĞİ

Cengiz Kotan

ÖZ: Asaf Hâlet Çelebi’nin “He” şiiri oldukça derin ve zengin bir metindir. Ancak bugüne dek şiir, yalnızca onun mistik ve masalsı boyutlarına değinilen tekbiçimli bir okumaya tabi tutulmuştur. Ben çalışmamda şiirde, bu boyutların yanı sıra felsefi bir derinliğin de bulunduğuna dikkat çekeceğim. Bu amaçla şiiri Heideggerci bir perspektiften okumayı deneyeceğim. Ana iddiam, “He” şiirindeki Ferhâd’ın Heidegger’in ‘ölüme doğru varlık’ kavramını tecessüm ettirdiği olacaktır. Böylelikle “He” şiirinin bugüne kadar ihmal edilmiş bir boyutunu açığa çıkarmayı umuyorum.

Anahtar Kelimeler: Hermeneutik, ölüme doğru varlık, mistisizm, modern Türk şiiri.

FATMA ALİYE’NİN MEKTUPLAŞMALARI ÜZERİNDEN MADAM GÜLNAR’I YENİDEN KURGULAMAK

Zeynep Nur Şimşek

ÖZ: 1889 yılından itibaren Osmanlı edebiyat dünyasında tanınmaya başlayan Madam Gülnar, Rus asıllı müsteşriktir. Hayatının İstanbul’da geçen dönemlerinde çeşitli dillerden çeviriler yapıp makaleler yazmış ve bu sayede II. Abdülhamid tarafından Şefkat Nişanı’na layık görülmüştür. Madam Gülnar’ın birkaç yıl içerisinde edindiği ün ve elde ettiği başarılar bugün gizli kalan nedenlerden dolayı kısa sürmüştür. Hakkında yazılagelmiş ikincil kaynaklar, genellikle onun biyografisindeki bu kırılma anına odaklanmayarak; Ahmet Mithat Efendi ve Fatma Aliye ile kurduğu dostluk ilişkilerini ele almaktadır. İşte bu noktada, Fatma Aliye’nin 1892 yılında II. Abdülhamid’e yazdığı mektup Madam Gülnar’ın biyografisinin eksik kalan parçalarını tamamlamak adına önemli ayrıntılar barındırmaktadır. Yıldız Esas Evrakı’na kayıtlı mektubunda Fatma Aliye, devam eden arkadaşlıklarına rağmen Madam Gülnar’ın şüpheli tavırlarından bahsederek onun siyasi emelleri bulunan bir ajan olduğuna dair imalarda bulunmaktadır. Keza Ahmet Mithat ile aralarında geçen mektuplaşmalar da bu arkadaşlık ağının yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılan bilgiler içermektedir. Bu bilgiler, edebiyat kanonu içerisinde yer alması muhtemel bir isim olan Madam Gülnar’ın ani unutuluşunu dönemin dinamikleriyle birlikte yeniden değerlendirme imkânı ve mecburiyeti doğurmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Madam Gülnar, Olga de Lebedef, Fatma Aliye, Ahmet Mithat, biyografi.

Yorum Kapalıdır.