12. Sayı

12. Sayı

Ekim 2015

KAYBEDERİM KENDİMİ BEN FİLMİN GİDİŞİNDE”:
NÂZIM HİKMET’TE SİNEMA İZLEĞİ

Fatih Altuğ – Canan Balan

 Bu makalede, Nâzım Hikmet’in edebi metinlerinde ve gazete yazılarında sinemayı nasıl izlekleştirdiğinin çözümlenmesi amaçlanmaktadır. Nâzım Hikmet’te sinema izleği bilinç kavramıyla yakından ilişkilidir. Sinemanın tarihsel dinamiklerin ve çatışmaların alegorisi olarak işlediği koşullarda toplumsal ve bireysel bilinçle sinema arasında paralellikler kurulmaktadır. Ancak, toplumsal cinsiyet, oryantalizm, sömürgecilik ve emperyalizm söz konusu olduğunda Nâzım Hikmet’in izleyicinin bilincine dair söylemi ‘etkilenme endişesi’ tarafından belirlenmektedir. Bu makalede aynı zamanda Nâzım Hikmet’in sinemasının Sait Faik, Peyami Safa, Fahri Celal ve Mahmut Yesari gibi yazarlardan farkları ve benzerliklerine de işaret edilmektedir.
Anahtar Kelimeler: Nâzım Hikmet, sinema, bilinç, toplumsal cinsiyet, oryantalizm, sömürgecilik, emperyalizm.

ŞİİR ÜZERİNE YAPILAN ÇALIŞMALARDA İMGE TERİMİ

Adem Can

 Terimler, bilim dilinin en önemli unsurudur. Anlamı belirsiz terimlerle bilim yapılamaz. Türkçedeki yeni terimlerin bazıları problemlidir. Bunlardan biri de imge terimidir. Batı’da uzun bir geçmişi olan imge, düşünce ve sanat tarihinin anlamı en karmaşık terimlerindendir. Değişik alanlarda asırlardan beri yaygın olarak kullanılmaktadır. Tanzimat’tan sonra Türkçeye giren bu kelime Cumhuriyet yıllarında terimleşmiştir. Ancak Türkçedeki imge teriminin menşei tartışma konusudur, anlamı ise belirsizdir. Bu yüzden ortak bir tarifi yoktur. Ondan bahsedenlerin onunla neyi kastettikleri belli değildir. Şiirdeki imge genellikle söz veya söz sanatı zannedilir. Hâlbuki söz değil, kavramdır. Şiirin sözel metni bu kavramın ifade aracıdır. Büyük şiir geleneklerinde imge ideal bir tasavvurdur.
Anahtar Kelimeler: terim, imge, şiirsel imge, istiare, mazmun, zihnî tasarım.

MUNİS FÂİK OZANSOY’UN YARIM KALMIŞ KOMEDİSİ:
“AŞK VE TESADÜF” OYUNU

Sinan Çitçi

Bu çalışma, Ayşe Fâika Erkmenoğlu’nun arşivinde bulunmuş olan bir tiyatro eserini tanıtmayı ve okuyucuyla buluşturmayı amaçlamaktadır. Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli isimlerinden Munis Fâik Ozansoy’a ait olan söz konusu eser, küçük bir deftere Arap alfabesiyle yazılmış ve unutulmuştur. Daha önce ne Munis Fâik ne de yakın dostları böyle bir eserin varlığından bahsetmiştir. Eser, üç perde olarak düşünülmüş fakat tamamlanamamıştır. Daha ziyade manzum trajedi tercümeleriyle tanınan Munis Fâik’in mensur bir komedi telifine başlaması, edebî şahsiyeti açısından oldukça ilginçtir.
Anahtar Kelimeler: Cumhuriyet dönemi, Munis Fâik, tiyatro, tamamlanmamış, komedi.

AHMET MİTHAT’IN “GAZİ OSMAN”
OYUNUNA DAİR ELEŞTİRİSİ

İnci Enginün

Ahmet Mithat’ın Zuhur-ı Osmaniyan adlı yarım kalmış bir oyun eleştirisi, kaynaklarda onun bir oyunu olarak geçmektedir. Bu eser Vaçidi tarafından Türkçeye çevrilen Aleksandre Yani Istamatyadis’in Gazi Osman adlı eserinin eleştirisidir. Eleştiride Ahmet Mithat oyun bölümlemesi ve kelimeler üzerinde durduğu gibi, Osman Gazi’nin, Mal Hatun’un sözleri ve davranışlarını beğenmez. Gazi Osman oyununu okuyunca Ahmet Mithat’ın eleştirilerini haklı bulmak zorlaşır. Zira oyun döneminin oyunlarından çok daha derli topludur ve eserde bir çeşit kâhin gibi kullanılan Çingene kızları, Macbeth oyununun etkisini gösterir. Bu yazıda oyun tanıtılacak ve Ahmet Mithat’ın görüşleri tartışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Ahmet Mithat, Aleksandre Istamatyadis, Macbeth, Gazi Osman, Zuhur-ı Osmaniyan, oyun eleştirisi.

“ÇOCUK VE YUVA” DERGİSİNİN
ÇOCUK EDEBİYATINA KATKISINA DAİR

Mehmet Karakoç

 Çocuk ve Yuva dergisi, Türkiye Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Merkezi tarafından Mart 1953 ile Aralık 1983 tarihleri arasında aylık olarak 329 sayı yayımlanır. Çocuğun yetiştirilmesi meselesini bir memleket davası olarak gören dergi, “Davamız, memleket davasıdır; davamız, topyekûn Türklük davasıdır.” diyerek çocuğa ve çocuğun eğitimine verdiği değeri ortaya koyar. Dergi, yayın amacını, yeni Türk devletinin ve Cumhuriyetin resmî ideolojisiyle uyumlu olarak, Atatürk’ün kurmuş olduğu bu genç devlet için gürbüz, nurlu ve neşeli çocuklar yetiştirmek, şeklinde açıklar. 0-7 yaş arası çocukların eğitimini birinci planda tutan dergi; çocuk sağlığı, çocuk bakımı, çocuk neşesiyle alakalı yazılarla aileleri de eğitmeyi kendine vazife edinir. Dergide başta şiir olmak üzere, öykü, roman, tiyatro, anı, biyografi, çizgi roman, masal, fabl, gezi yazısı gibi hemen her çocuk edebiyatı türüne ait örneklere yer verilir. Çalışmamızda, Çocuk ve Yuva’nın çocuk edebiyatına katkısı irdelenmeye çalışılmıştır.
Anahtar Kelimeler: Çocuk ve Yuva, çocuk edebiyatı, çocuk eğitimi.

TANPINAR’IN KALEMİNDEN DEDE EFENDİ

Murat Koç

 Güzel sanatlar içinde yer alan musiki, Tanpınar’ın önemli beslenme kaynaklarından biridir. Tanpınar makale, deneme ve romanlarında Dede Efendi’yi ve eserlerini konu eder, kendi eserlerini besleyici bir kaynak olarak ondan yararlanır. Tanpınar, Dede Efendi vasıtasıyla eski musikimizdeki devam zincirinin kopmaması ve bu kültür değerimizin yaşatılması gerektiği üzerinde durur. Huzur’da Ferahfezâ Âyini’ni zengin çağrışımlarla yorumlar. Böylece kendi kaynaklarımızdan nasıl yararlanacağımız konusunda güzel bir örnek verir. Dede Efendi’yi gelenek içindeki yeri, musikimize katkıları, ses ve makam geçişlerindeki başarısı, Batı musikisini eserleriyle buluşturması noktasında değerlendirir. Deha sıfatıyla andığı Dede’nin geleneği aşan yönünü vurgular. Bir kültür değeri olarak musikimizi ve Dede Efendi’nin eserlerini farklı tespit, tahlil ve değerlendirmelerle verir.
Anahtar Kelimeler: Dede Efendi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Klasik Türk musikisi, Ferahfezâ Âyini, Huzur.

MİZANCI MURAT VE İSMAİL GASPIRALI’NIN
TELİF VE TERCÜME ESERLERE DAİR
ELEŞTİREL YAKLAŞIMLARI

Halef Nas

Yeni Türk edebiyatında eleştiriye dair ilk örnekler eski edebiyatın tenkidi etrafında şekillenmiştir. Ancak Yeni Türk edebiyatının meseleleri eski edebiyatın eleştirisiyle sınırlı değildir. Yeni edebiyatın tenkitle gelişen başka sorunları da vardır. Bunlardan biri batı edebiyatlarıyla karşılaşmadan sonra ortaya çıkan telif ve tercüme eserlere dairdir. Sorun XIX. asır basınında birçok yazar tarafından ele alınmıştır. Yazımızda Mizancı Murat ve İsmail Gaspıralı Beylerin ilgili meseleye dair, genellikle millî/ahlakî endişeler etrafında şekillenen görüşleri ve eleştiri anlayışları üzerinde durulacaktır.
Anahtar Kelimeler: Mizancı Murat, İsmail Gaspıralı, telif, tercüme, milli, ahlaki, eleştiri.

REFİK HALİT KARAY’IN “GÖZYAŞI” ÖYKÜSÜNDE
“YA …YA…” İMKÂNSIZ ZORUNLU SEÇİM MANTIĞININ İŞLEYİŞİ

Doç. Dr. Cafer Şen

Refik Halit’in “Gözyaşı” öyküsünde imkânsız zorunlu seçim, öykü kahramanının göç esnasında üç çocuğundan ikisini kurtarmak için birini feda etmesiyle yüz yüze kaldığında ortaya çıkar. Psikanalizinde yapısal dilbilimden yararlanan Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın “ya…ya…” mantıksal işleticisiyle ortaya koyduğu imkânsız zorunlu seçimde özne iki yanılsamayı kabullenir. İlki özgürce seçim yaptığını zanneder. İkincisiyse tercihlerden birini seçtiğinde diğerinden kurtulduğunu varsayar. Halbuki “ya…ya…” mantıksal işleticisine bağlı seçimde zorunluluk vardır. Tercihler farklı görünse de bütünün parçalarıdır. Hangisi tercih edilirse edilsin sonuç değişmeyecektir. “Gözyaşı”nın kahramanı da zor(un)lu göçte ya bir çocuğunu feda edip ikisini kurtaracak ya üçüyle devam edip üçünü de kaybedecektir. Bu noktada o, imkânsız zorunlu bir seçimle karşı karşıyadır. Üç çocuğundan ikisini kurtarmak için birini feda etmektense, üçüyle yola devam eder. Yolda bir çocuğunun kendiliğinden ölümünü kabullenir. Feda edileceği kendi seçmemiştir. Fakat çocuklardan üçünün yaşamasından ürker. Kendisinin birini feda etmesi düşüncesine katlanamaz. Yolculuğun sonunda üç çocuğunu da kaybeder. Kendini suçlu hisseder. İmkânsız zorunlu seçim mantığında o, ne tercih yaparsa yapsın her halükârda suçlu olacaktır. Bir çocuğunu feda edip ikisini kurtarsaydı, feda edilenden sorumlu olacaktı. Bunun zıddı olarak hiçbirini diğerlerine feda edememiş, üçünü kurtarmaya çalışmış, fakat kaybetmiştir. Bu nedenle suçludur. Bu noktada imkânsız zorunlu seçim mantığı mutlak anlamda öznenin mahrumiyetiyle işler.
Anahtar Kelimeler: Refik Halit Karay, Gözyaşı, Zorunlu Seçim, İmkânsız Seçim, “ya…ya…”

ÖYKÜYÜ GÖSTERGEBİLİMLE OKUMAK:
“SONSUZA KALMAK”

Oktay Yivli

Paris Göstergebilim Okulunun temsil ettiği anlayışa göre edebiyat eserinde birbiriyle ilişkili üç düzlem vardır. Bunlar sırasıyla söylem düzeyi, anlatı düzeyi ve mantıksal-anlamsal düzeydir. Çözümleme işlemine geçilmeden önce kurmaca anlatı kesitlere ayrılır. Söylem düzeyinde kişilerin, zamanın ve uzamın betimlemesi yapılır. Anlatı düzeyinde kişiler ve onların eylemleri işlevler üzerinden değerlendirilir. Kişiler işlev bakımından gönderici, alıcı, özne, nesne, yardım edici ve engelleyici olmak üzere altı farklı görünümde bulunur. Bir anlatı izlencesi eyletim, edinim, edim ve yaptırım olmak üzere dört aşamadan oluşur. Özne, eylemini bu aşamalar içinde gerçekleştirir. Mantıksal-anlamsal düzey, anlatının en derin katmanıdır. Bu düzeyde içerik çözümlemesi yapılır, ilişkileri düzenleyen derin mantığın ne olduğu ortaya konulur. Bu bağlamda karşıtlık, çelişiklik, içerme ya da bütünleyicilik bağıntıları söz konusudur.
“Sonsuza Kalmak” adlı öykünün söylem düzeyinde beliren kişiler Sunuhi ile eşi, Razi ile ortakları ve Şükran Tur’dur. Metinde belirgin bir tarihsel zaman göstergesi bulunmamaktadır. Merkezi uzam Ayvalık’tır. Şantiye, ev ve düğün yeri bu geniş uzamın içinde yer alır. Bu uzamlardan her birinin bağlamsal ve psikolojik değeri vardır. Anlatısal düzeyde on üç kesit ortaya çıkarılmıştır. Öykünün başında öznenin değer nesnesinden yoksun olduğu görülür. Gönderici, ev sahibi olması konusunda özneyi yüreklendirir. Özne, edinim aşamasında kooperatif için gerekli parayı sağlar. İnşaatta bulunan arkeolojik kalıntılar eylemi aksatır. Özne, kalıntıları

TEVFİK FİKRET’İN ŞİİRLERİNDE DUYGULARIN
“MÜŞAHHAS ÇEHRE” OLARAK TASVİRİ

Süheyla Yüksel

Tevfik Fikret, şair olmanın yanı sıra ressam olarak da tanınmaktadır ve manzumelerinde her iki kimliğini de görmek mümkündür. O, şiirlerinde bazen bir portre, bazen bir tabiat manzarası çizer bazen de duyguları ve kavramları insan çehresinde resmeder. Resmi çizilen bu duygular ve kavramlar şairin psikolojisini yansıtır, şiir anlayışındaki değişiklikleri gösterir. Fikret’in şiirlerine böylesi bir dikkatle bakıldığında, ilk önce, “şefkat” ve “sefalet”in resmini görmek mümkündür ve şair bu yıllarda hayata ve olaylara duygularının penceresinden bakmaktadır. Tevfik Fikret, dış dünyayı eleştirel bir bakışla değerlendirdiği yıllarda toplumdaki “duygusuzluk” ve “duyarsızlık”ın resmini çizmiştir. II. Meşrutiyet’in ilanının ardından şair, gençliğe güvenini ve inancını dile getiren şiirler yazmış, “vatan”ı bir insan çehresinde somutlaştırarak gençlere emanet etmiştir. Meşrutiyet sonrasında devam eden haksızlık ve yanlışlıklar karşısında düşüncelerini dile getirmekten çekinmeyen Fikret, bütün bunlara sebep olan manevi açlığı yine insan çehresinde görmüştür.
Anahtar Kelimeler: Tevfik Fikret, portre, şiir, anne, baba, kız kardeş.

METİN AND’DAN NAHİT BİLGA’YA BİR MEKTUP

İnci Enginün

Sahaflardan aldığım bir kitabın arasından aşağıdaki mektup çıkmıştı. Metin And’ın (1927-2008) çalışmalarına yeni başladığı yıllarda tiyatro konusunda çok bilgili olan Nahit Bilga’ya daktilo ile yazdığı 31 Aralık 1966 tarihli bir mektuptu. Saim Nahit Bilga [Bilge] 1913’te İstanbul’da doğmuş ve 1976’da yine İstanbul’da ölmüş olan tiyatro ve sinema sanatçısıdır. Kendisi Türk tiyatrosu üzerinde zengin malzemeye sahiptir ve bu konuda birçok çalışmanın sahibidir. Eserlerinde N. Enderunluoğlu takma adını da kullanmıştır. Mektubun aslında görüleceği gibi birçok imla yanlışı bulunmaktadır. Bunlardan çoğunu herhangi bir açıklama yapmadan düzelttim, hece eklenmesi gereken yerlerde ise ekleri [] arasında belirttim.

ERCÜMEND EKREM TALU’NUN BİR MEKTUBU

Ömer Özcan

Hariciyeci, gazeteci ve edip Ercümend Ekrem Talu’nun (1888-1956) ismi günümüzde hemen hemen unutulmuştur. Onu unutulmuşlar arasında şanslı kılan, oğlu gazeteci Muvakkar Ekrem Talu’dan olan ve farklı mesleklerle iştigal eden torunlarının popülariteleri ile toplumda soyadını yaşatmalarıdır. Ercümend Ekrem, Recaizade Mahmud Ekrem’in oğlu olmanın kendisine edebî bir keyiften önce edebî bir mesuliyet verdiğini ifade etmiştir. Hariciye ve maarif alanında görev yapmıştır. Bir süre Mustafa Kemal’in sağlığında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nde bulunduktan sonra, Basın Yayın Genel Müdürlüğü ve gazetecilik yapmıştır. Tasvir gazetesinde onunla bir süre aynı odayı paylaşan Bedii Faik, hokka kalem kullandığını, çok titiz ve intizamlı olduğunu, çekmecesinde daima ‘extra strong’ filigranlı bembeyaz mektup kâğıdı bulunduğunu ve yazılarını, kalemini hokkasına batıra çıkara ve bir tek kelimesini dahi çizmeden, hem de az bulunur güzellikte bir kaligrafi ile yazdığını belirtiyor.1 1930’lu yılların başında Nazım Hikmet, fikir ve edebiyat dünyamızın tanınmış isimlerine karşı “Putları Yıkıyoruz” kampanyası başlatmış ve haksız eleştiriler yöneltmişti. Onun açtığı yoldan giden Kemal Tahir, bazı gazeteci ve edebiyatçılara Namık Kemal hakkında sorular sormuş ve topladığı cevapları bir risale halinde neşrederek onunla ilgili haksız eleştirilere çanak tutmuştu. Namık Kemal’e yapılan haksızlığa mukabil olmak üzere Milli Türk Talebe Birliği de bir risale neşretmiş, anma merasimi düzenlemiştir. Bu hadiselerden sonra Milli Eğitim Bakanlığı, Türk büyüklerinin okullarda anılması ve gençliğe tanıtılması gayesiyle genelgeler neşretmişti.

TANPINAR’DAN NOTLAR VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

İnci Enginün

Türk Edebiyatı Tezli Sertifika Ders Notları (1952), İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015, 115 s.]
Elimizdeki 115 sayfalık küçük kitap, 1952 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi Ahmet Miskioğlu’nun Tanpınar’ın derslerinde tuttuğu notlardan oluşuyor. Tanpınar 1949 yılında 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ni yazmıştır ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ndeki Tanzimat Kürsüsü’ne tayin edilmiştir. Artık edebiyat tarihinin devamını hazırlaması gerekmektedir. Bu çalışmalarının bir kısmını müstakil yazılarda neşretmişse de1 sanki kitabının ikinci cildinin malzemesini Yahya Kemal monografisinde kullanmış. Tanpınar’ın haklı olarak Yeni Türk Edebiyatı’nın meselelerine en uygun cevapları Yahya Kemal’in verdiğini düşünmektedir. Onun için de Yahya Kemal monografisinde üstadını içinde yaşadığı karışık hava ve değişik akımlar ortasında ele alır.

BİR KALEM İŞÇİSİNİN ANATOMİSİ:
MAHMUT YESARİ’NİN HAYATI VE HİKÂYECİLİĞİ

Fatih Alper Taşbaş

[Recai Özcan, Mahmut Yesari: Hayatı ve Hikâyeciliği, İstanbul: Kitabevi Yayınları, 2014, 406 s. ]
Bir yazarın ya da şairin edebî yaşamının üç farklı çizgide ilerlediğini söylemek mümkündür. Edebiyatımızda bazı yazarlar ve şairler hem yaşadıkları dönemde hem de öldükten sonra eserleriyle hatırlanıp okunurken, bazılarının eserlerinin kıymeti öldükten sonra fark edilir. Kimi yazar veya şairin de ölümüyle beraber edebî cazibesini kaybettiğini, unutulduğunu ya da unutulmaya yüz tuttuğunu görürüz. Mahmut Yesari’nin hayatı üçüncü çizgide ilerlemiş ve son bulmuştur. Yaşamak için yazmak durumunda olması ve geçimini kalemine bağlaması, onu “çok/sık” yazmaya iter. Bu sık yazma zorunluluğu ise, edebî anlamda eserlerinin niteliğini tartışılır hale getirmiştir. Mahmut Yesari, Cumhuriyet Devri Türk Edebiyatımızın bohemlerden biri olarak tanınır.

AHMET MİTHAT EFENDİ VE EDEBİYAT

Taner Tunç

Edebiyat, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015, 389 s.]
Roman, hikâye, tiyatro gibi edebi türlerin yanı sıra müzik, coğrafya, dinler tarihi, eğitim başta olmak üzere pek çok alanda eserler kaleme alan Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat dönemi Türk edebiyatının en üretken yazarlarındandır. Bir gazeteci olarak da toplumun sürekli nabzını tutan yazar, eserlerini cemiyetin “ıslah”ı ve gelişmesi için bir araç olarak kullanmıştır. Yazdıklarıyla adeta “toplum mühendisliği” görevini icra eden Ahmet Mithat, zengin ve derin kültür birikimini toplumun hizmetine sunarak cemiyete roman okumayı öğretmiştir. H. Harika Durgun, bu çalışmasında eserlerinden ve yazılarından hareketle Ahmet Mithat Efendi’nin edebiyat teorisi, tarihi ve eleştirisine dair görüşlerini ortaya koymaya çalışmakta, yazarın bir bilim olarak edebiyatla olan ilişkisine ışık tutmaktadır.

Yorum Kapalıdır.